"varna kafe varmış ama buralarda?"
"dümdüz git abla, önce sola dön, sonra devam et sağa dön."
onlar bana dön dedikçe döndüm, döndüm, gittim, yürüdüm...
"çok gelmişin kızım bea, dön bu yoldan geri taa orda bi tavukçu
var gördün mü, ordan dön, tam karşıya yürü. bahçe gibi orası."
neyse diye diye, yanlış yola da girerek geldim varna kafe'ye, annemin kırk kez tembih ettiği gibi buradan kalkacak minibüs. bekleyiş başladı, A101'den çıkan teyzeler, kafeden beni kesen çılgın trakya gencoları, önümden geçen içinde son ses kibariye çalan şahinimsi doğanlar...
bekledim, güneş var, bekledim, sıcak, bekledim, otobüs geçti, bekledim, bir otobüs daha, çıldırdım.
minibüs diye bir şey geçmez bir yerdeyim, "anne, ben dediğin yerdeyim. yalnız minibüsün burdan geçeceğine emin misin?"
"hayır ya ne yeni gelmesi? yirmi dakikadır bekliyorum. nası otobüs?"
"nası beyaz ya? servis mi o ne öyle be!"
neyse bir minibüs geldi, beyaz yaklaşık 16 kişilik, artık hurdaya yüz tutmuş, sallanan, sallandıkça kapısında yarmadan esmer bi trakyalı yiğidin "çiftlik çiftlik!" diye bağırdığı bir minibüs geldi. iki tercihim vardı, oturacak tek bir yer olmadığı gibi benden önce 2 yolcunun bindiği bu sakat vasıtaya ayak basmak ; ki bu hataydı ; ya da bırakacaktım gitsin, bir uzun bekleyişten sonra illa bir tane daha gelirdi elbet. ya o da böyle dolu olursa? yine ayakta kalmak zorunda kalırsam? çok beklersem? işte saniyenin binde birinde kafamda yankılanan o üç yanlış soru beni geri dönülmez bir hataya sürükledi. adım attım, "gel abla, gel. kay abim."
abi kaydı, ben içeri girim, daraşmalık, bir trakya genco sürüsü minibüse daldı. üst üste istif. yol macerası başladı. iki dakika geçti, çorludan çıkıldı. paralar ödendi. herkes herkesi baştan aşağı inceledi. ve beklenen an geldi. "abim damat oluyor sırada bana geliyor,
gel bana güzel kız kalbimi çalan hırsız, haydi hayala eller havaya " damat halayı mı? nasıl yani? evet, this is thracia.
yol boyunca damat halayından, çökertmeye, çökertmeden (haydi) çiftetelli'ye, çok çılgın parçalar dinledik. sanki inen oldukça daha da sıkıştık, daha da boğulduk. bir süre müzik eğlendiriyor tabi, ama bir an geliyor çok daha fazla beyin yakıcı bir müziğe dönüşüyor bu oynak havalar.
"şöför" de çok deli sürücüymüş, onu da anladık. çok keskin virajlar aldık ama virajlık bir durum yoktu. sürat yaptık, köy yoluydu, her yer toz duman oldu.
çiftlik dedikleri yere geldik artık, belediyenin belli levhalarından anlaşıldı. "pardon, buralarda bir gülşah market varmış?"
başa mı döndük ne?
"haa..." bu tepkiyi sevmem, cem yılmaz'ın esprisi yaşandı o an "FARUK ECZANESİİİ...", ikinci hata; "burada mı inmem gerekiyo?"
"siz burda inin bayan, gülşah market..."
"sağa gitmem gerekiyo galiba?"
"yok sola gitceksiniz siz, biz sahile iniyoruz (evet o arada ben hala tam olarak kendimi kaybetmemiştim, bitişe yaklaşmanın mutluluğuyla bu minibüsün sahile girişini hayal edip güldüm falan) siz burdan sola dönün hanfendi, DİA'yı geçince..."
içinizdeki sesi dinleyin, altıncı his diye bir şey vardır. şoparın birine hemen inanmayın. sola döndüm, yürüyüş başladı.
5 dakika, yürü, sıcak, yürü, çok sıcak, yürü...
"kızım, nerdesin?...aaa, geldin mi?...ben balkondayım, bekliyorum...cami var, gördün mü camiyi?..."
gördüğüm yerler tanıdık yaklaştım heralde hissi yaratıyo ama bir de şüphe geziyo içimde neden bu kadar uzun sürdü diye, marketi bırak bakkal yok. siteler siteler... fide satan, biblo satan garip tezgahlar.
"kızım, camiyi sorsana? ayy, geleyimmi seni karşılamaya?"
camiyi sor ne güzel fikir, insan var mı sen bir sorsana?
ben kendim nerdeyim bulduramıyorum, sen nası karşılıycan acaba beni?
"halacım, ne var orda? aaa neresi acaba oralar? yanlış mı indin sen? köyün içinde mi indin?"
ne var orda diyip, orda olduğu söyleyen yerleri bilmemek işte bütün mesele bu. hayır yanlış inmedim ama ters yöne gidiyorum ahmaklar. köy değil, otobanın yanından yürüyorum.
"yavrum camiye doğru gelsene, buradan ben camiyi görüyorum, gel oraya, aşağı yürü, heralde yanlış yerde indin."
camiyi ben göremiyorum zaten ee benim çılgın annem. görsem zaten ordan eve gelirim, cami falan yok.
yaklaşık susuz bir 20 dakikalık yürüyüşten sonra artık yanlış yoldan yürüdüğüm kanısına varınca; çünkü annem "kıyıdan mı gidiyosun, diğer yoldan..." gibi bi iki saçmalık vızıldadı; ara yolları da biraz keşfettim ve tekrar eski yola döndüm.
artık geri dönülmez yoldaydım.
durup beklemek daha fazla güneşi kafama geçiricek ve zaten tepeme çıkan sinirler buharlaşıp beni başka bir başkalaşıma sürükleyecekti. el mecbur biraz daha ilerledim ki belki bir insanoğlu görürüm de yol sorarım. yada belki bir inanılmaz minibüs daha gelir. belki de benim minibüs sahilden döner.
bir büyük minibüs görüyorum, serap mı bu, yoksa bir kabus mu?
adam neden durdu? nerden anladı? (çok zor olmamalı aslında dimi, elinde saçma sapan bavullar, bomboş yol, kurumuş dudaklar, terlemiş vücut, yanmış bir burun bölgesi...)
"nereye? bu tarafta bişi yok."
"bir cami varmış buralarda, gülşah market.." - ah o cami..
" merkezdeki mi? ora çok uzak bea, nerden yürüdün sen buraya?"
trakya insanının başka bir halet-i ruhiyesi... sanane diyebileceğin çok fazla soru sorarlar ve de olmadık yerlerde ve densizce yaparlar. evet, evet.. yardımsever, sıcakkanlı ve oynaktırlar.
sonuçta adam bana yardım etti sananlar, haklısınız demek isterdim. sen burdan otoyola çık, otobüs durdur, burdan merkeze araba gitmez dedi. hızlandı. ben de ters yöne dönüp yürümeye başladım, bunu çok daha önceden yapmalıydım. ben oraları daha normal yerleşim sandım. biraz daha süren yürüyüşten sonra çok akıl dolu tavsiyelerde bulunan minibüs şöförü ile tekrar karşılaştık bide aptalca "sen hala yürüyor musun?" demez mi?
beni durdurdu, "ara bakayım birileri tarif etsinler, götüreyim artık ben seni." dedi. o an bütün bu yolculuğun bitmesi ve gururum arasında bi seçim yapmam gerekti. ben gururumu o sıcak asfalta terkettim. dayının verdiği suyu içtim, annemi aradım. bana bir türlü tarif edilemeyen yol tarif edildi ve 3 dakikada.. maalesef 3 dakikada camiyi gördüm.
teşekkür etmek yerine benden bir "Allah razı olsun!" duyuldu ki içler acısıydı.indim, camiye baktım, otoyolun kenarındaki demir barikata baktım. tüm kroluğumla demirden atlarken bacağımı soydurdum, ama canımın acısını bile duymadım. gözümü camiden ayırmadan yürüdüm.
üzgünüm ama bu cümleyi kurucam, o camiden nefret ettim.
