22 Ağustos 2013 Perşembe

a thracian horror story

yola çıktım; elimde bir minik bavul, bir yandan çanta, bir kol çantası, bir de makinaların çantası yürüyorum. sıcak, oldukça sıcak hava. güneşin tam da tepede olduğu bir vakit. sora sora bağdat, yeniçiftliğe giden minibüs bulunacak. anneden gelen yaklaşık onbeş kısa telefon görüşmesinden sonra, artık pes edip yola düştüm. arkada kalanların iç sıkıntısını da koymuşum herhalde ki çantaya yürüdükçe bir ağırlaşma var kollarımda...

"varna kafe varmış ama buralarda?"

"dümdüz git abla, önce sola dön, sonra devam et sağa dön."

onlar bana dön dedikçe döndüm, döndüm, gittim, yürüdüm...

"çok gelmişin kızım bea, dön bu yoldan geri taa orda bi tavukçu 
var gördün mü, ordan dön, tam karşıya yürü. bahçe gibi orası."

neyse diye diye, yanlış yola da girerek geldim varna kafe'ye, annemin kırk kez tembih ettiği gibi buradan kalkacak minibüs. bekleyiş başladı, A101'den çıkan teyzeler, kafeden beni kesen çılgın trakya gencoları, önümden geçen içinde son ses kibariye çalan şahinimsi doğanlar...

bekledim, güneş var, bekledim, sıcak, bekledim, otobüs geçti, bekledim, bir otobüs daha, çıldırdım.

minibüs diye bir şey geçmez bir yerdeyim, "anne, ben dediğin yerdeyim. yalnız minibüsün burdan geçeceğine emin misin?"

"hayır ya ne yeni gelmesi? yirmi dakikadır bekliyorum. nası otobüs?"

"nası beyaz ya? servis mi o ne öyle be!"

neyse bir minibüs geldi, beyaz yaklaşık 16 kişilik, artık hurdaya yüz tutmuş, sallanan, sallandıkça kapısında yarmadan esmer bi trakyalı yiğidin "çiftlik çiftlik!" diye bağırdığı bir minibüs geldi. iki tercihim vardı, oturacak tek bir yer olmadığı gibi benden önce 2 yolcunun bindiği bu sakat vasıtaya ayak basmak ; ki bu hataydı ; ya da bırakacaktım gitsin, bir uzun bekleyişten sonra illa bir tane daha gelirdi elbet. ya o da böyle dolu olursa? yine ayakta kalmak zorunda kalırsam? çok beklersem? işte saniyenin binde birinde kafamda yankılanan o üç yanlış soru beni geri dönülmez bir hataya sürükledi. adım attım, "gel abla, gel. kay abim."

abi kaydı, ben içeri girim, daraşmalık, bir trakya genco sürüsü minibüse daldı. üst üste istif. yol macerası başladı. iki dakika geçti, çorludan çıkıldı. paralar ödendi. herkes herkesi baştan aşağı inceledi. ve beklenen an geldi. "abim damat oluyor sırada bana geliyor, 
gel bana güzel kız kalbimi çalan hırsız, haydi hayala eller havaya " damat halayı mı? nasıl yani? evet, this is thracia. 

yol boyunca damat halayından, çökertmeye, çökertmeden (haydi) çiftetelli'ye, çok çılgın parçalar dinledik. sanki inen oldukça daha da sıkıştık, daha da boğulduk. bir süre müzik eğlendiriyor tabi, ama bir an geliyor çok daha fazla beyin yakıcı bir müziğe dönüşüyor bu oynak havalar. 

"şöför" de çok deli sürücüymüş, onu da anladık. çok keskin virajlar aldık ama virajlık bir durum yoktu. sürat yaptık, köy yoluydu, her yer toz duman oldu.

çiftlik dedikleri yere geldik artık, belediyenin belli levhalarından anlaşıldı. "pardon, buralarda bir gülşah market varmış?"

başa mı döndük ne?

"haa..." bu tepkiyi sevmem, cem yılmaz'ın esprisi yaşandı o an "FARUK ECZANESİİİ...", ikinci hata; "burada mı inmem gerekiyo?"
"siz burda inin bayan, gülşah market..." 
"sağa gitmem gerekiyo galiba?"
"yok sola gitceksiniz siz, biz sahile iniyoruz (evet o arada ben hala tam olarak kendimi kaybetmemiştim, bitişe yaklaşmanın mutluluğuyla bu minibüsün sahile girişini hayal edip güldüm falan) siz burdan sola dönün hanfendi, DİA'yı geçince..."

içinizdeki sesi dinleyin, altıncı his diye bir şey vardır. şoparın birine hemen inanmayın. sola döndüm, yürüyüş başladı.

5 dakika, yürü, sıcak, yürü, çok sıcak, yürü...
"kızım, nerdesin?...aaa, geldin mi?...ben balkondayım, bekliyorum...cami var, gördün mü camiyi?..."

gördüğüm yerler tanıdık yaklaştım heralde hissi yaratıyo ama bir de şüphe geziyo içimde neden bu kadar uzun sürdü diye, marketi bırak bakkal yok. siteler siteler... fide satan, biblo satan garip tezgahlar.

"kızım, camiyi sorsana? ayy, geleyimmi seni karşılamaya?"

camiyi sor ne güzel fikir, insan var mı sen bir sorsana?
ben kendim nerdeyim bulduramıyorum, sen nası karşılıycan acaba beni?

"halacım, ne var orda? aaa neresi acaba oralar? yanlış mı indin sen? köyün içinde mi indin?"

ne var orda diyip, orda olduğu söyleyen yerleri bilmemek işte bütün mesele bu. hayır yanlış inmedim ama ters yöne gidiyorum ahmaklar. köy değil, otobanın yanından yürüyorum.

"yavrum camiye doğru gelsene, buradan ben camiyi görüyorum, gel oraya, aşağı yürü, heralde yanlış yerde indin."

camiyi ben göremiyorum zaten ee benim çılgın annem. görsem zaten ordan eve gelirim, cami falan yok.

yaklaşık susuz bir 20 dakikalık yürüyüşten sonra artık yanlış yoldan yürüdüğüm kanısına varınca; çünkü annem "kıyıdan mı gidiyosun, diğer yoldan..." gibi bi iki saçmalık vızıldadı; ara yolları da biraz keşfettim ve tekrar eski yola döndüm.

artık geri dönülmez yoldaydım.

durup beklemek daha fazla güneşi kafama geçiricek ve zaten tepeme çıkan sinirler buharlaşıp beni başka bir başkalaşıma sürükleyecekti. el mecbur biraz daha ilerledim ki belki bir insanoğlu görürüm de yol sorarım. yada belki bir inanılmaz minibüs daha gelir. belki de benim minibüs sahilden döner.

bir büyük minibüs görüyorum, serap mı bu, yoksa bir kabus mu?
adam neden durdu? nerden anladı? (çok zor olmamalı aslında dimi, elinde saçma sapan bavullar, bomboş yol, kurumuş dudaklar, terlemiş vücut, yanmış bir burun bölgesi...)

"nereye? bu tarafta bişi yok."
"bir cami varmış buralarda, gülşah market.." - ah o cami..
" merkezdeki mi? ora çok uzak bea, nerden yürüdün sen buraya?"

trakya insanının başka bir halet-i ruhiyesi... sanane diyebileceğin çok fazla soru sorarlar ve de olmadık yerlerde ve densizce yaparlar. evet, evet.. yardımsever, sıcakkanlı ve oynaktırlar.

sonuçta adam bana yardım etti sananlar, haklısınız demek isterdim. sen burdan otoyola çık, otobüs durdur, burdan merkeze araba gitmez dedi. hızlandı. ben de ters yöne dönüp yürümeye başladım, bunu çok daha önceden yapmalıydım. ben oraları daha normal yerleşim sandım. biraz daha süren yürüyüşten sonra çok akıl dolu tavsiyelerde bulunan minibüs şöförü ile tekrar karşılaştık bide aptalca "sen hala yürüyor musun?" demez mi?

beni durdurdu, "ara bakayım birileri tarif etsinler, götüreyim artık ben seni." dedi. o an bütün bu yolculuğun bitmesi ve gururum arasında bi seçim yapmam gerekti. ben gururumu o sıcak asfalta terkettim. dayının verdiği suyu içtim, annemi aradım. bana bir türlü tarif edilemeyen yol tarif edildi ve 3 dakikada.. maalesef 3 dakikada camiyi gördüm.

teşekkür etmek yerine benden bir "Allah razı olsun!" duyuldu ki içler acısıydı.indim, camiye baktım, otoyolun kenarındaki demir barikata baktım. tüm kroluğumla demirden atlarken bacağımı soydurdum, ama canımın acısını bile duymadım. gözümü camiden ayırmadan yürüdüm. 

üzgünüm ama bu cümleyi kurucam, o camiden nefret ettim.

















13 Haziran 2013 Perşembe

(haziran,7, 2013) polis devlet, polis şiddet devlete dönüşürse;

    Haziranlar zordur, hep yaşadık, biliyoruz. Ancak, artık ''Dur!'' zamanı gelmedi mi?! Bu şiddetli polis copu yağmuru niye? Bu polis sadece emir aldığı için mi, maaşı için mi öldürüyor!
    İsyan edenleri hiç dinlemeyen, yargılayamadan fiziksel ve ruhsal yitirişle hırpalayan bir şiddet elbette ki çağlardır var oldu. Ama az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik de bir arpa boyu yol gidemedik mi?! İsyanın hep haklı bir sebebi mutlaka vardır öğrenemedik mi? İnsanın sabrı, sabredip susmak sonucu dolup taşar öğrenemedik mi?!
    İsyanlar, vandallıktan farklıdır, hiç okuyamadık mı? İsyan edene neden dersen, elbet nedeni vardır öğretilmedik mi?!
    Sebebimiz ne olursa olsun, isyancı ya da isyanı durduran olalım bir kişiye bin kişi insanlık değildir, vicdanımız hissetmedi ki! Polis copuyla, biberiyle, çoğunluğuyla tek bir genci katledercesine hırpalarken hiç düşünmedik mi; bir polis de birçok genç arasında yalnız kalabilirdi, kalmıştır da, ancak neden darp edilmedi? Neden basit: polisin iki parmağı havada barışı simgeleyerek copuyla, biberiyle saldırması karşısında sadece ağzında bez parçasıyla, gözünde gözlüğüyle, elinde talcidli suyuyla direnen gencin sadece hak ve özgürlük ihtiyacı vardı; polisin ihtiyacı neydi? Yıllardır hayata, anasına babasına, arkadaşına, amirine, halkına karşı içinde ezilerek biriktirdiği kin ve nefreti elindeki vurucu, sıkıcı silahı kullanarak bir yere boşaltmak, öğrendiği halkı koruma stratejilerini  katletme derecesinde halka işkence etmek mi? Ve bunun açıklaması 'Maaşımı sen öde, senin yanında olayım!' diyerek satılmış ruhunun ızdırabını hafifletme çabası mı?
    Polis sana sesleniyorum; zaten aldığın maaşı ödediğim vergimle, yaptığım alış-verişin ekonomisiyle, kullandığım oyla kurulan hükumetin vekilleri vasıtasıyla alıyorsun! Paranı ben veriyorum; ekmeğin, ruhun eğer diğerleri gibi satılmışsa boğazına dursun; güveneceğin bir kul kalmasın! Ah'ımdır.

Ethemler, Abdullahlar, Selçuklar,
Çağanlar, Furkanlar,
direnen gençlik, 
isyan için...

2 Haziran 2013 Pazar

#direngeziparkı mayıs-haziran 2013

      Bir insanın iradesini, iradesiyle hareket etme özgürlüğünü elinden alırsanız ve bunu hunharca yaparsınız; o beden içindeki insan ruhunu, gördükleri ve yaşadıkları sonucu bazen yavaş yavaş bazen de bir anda kaybeder, vahşileşir, saldırganlaşır. Adını M.Kemal'in verdiği o zaman için içi dopdolu olan cumhuriyetimiz bugün ne hak, hukuk ne de eşitlik, adalet çizgisinde ilerliyor. Görülen o ki; günümüz Türkiye Cumhuriyeti, devlet, hükumet, sosyal ve siyasal yaşam, emniyet kavramlarından kopmuş ve hatta koparılmış durumda. Cumhuriyetin tırnaklarla kazanıldığı bu ülkede şimdi cumhuriyet avuç içinde tutulsa da parmaklar arasından kayıp gidiyor.
      Güç ve irade paylaşımı her zaman her ülke için hazırda bekleyen bir canavar. Ancak 90 yıllık cumhuriyet hayatı boyunca Türkiye bu güç ve irade paylaşımı dağıtımını başarabilmiş olsa da -ki bu da ayrı bir tartışma konusudur.-, bu dağılımın dengelerini koruduğu pek de iddia edilemez. Gelen her bir hükumet sandık başında halkın her kesiminin oyuyla gelmiş olsa da, politikaları ve stratejilerini her daim bir öncekini kötüleyerek yükselmek üzerine kurmuş ve sonra kendinden sonrakine daha da kötü durumda; eksilmiş bir ekonomi, yıpranmış bir demokrasi ve sindirilmiş bir halk bırakmıştır.
      Ancak 2013 yılının mayıs ayının sonunda çok insanice sadece ağacı, hayvanı, yeşili; doğayı korumak amacıyla başlayan protestoların geldiği nokta gösteriyor ki; tükenmiş, sinmiş ve korkmuş adeta dibe vurmuş bir halkın artık kaybedecek hiçbir şeyi yok. Bu olayların tek sorumlusu şuanki iktidar parti değil, şuana kadar iktidara gelmiş ve bine bir katmamış hep eksiltmiş tüm partiler, tüm yöneticilerdir; buna ses çıkarmayı denememiş, denese de kolay yılmış, vazgeçmiş tüm sivil örgütlerdir. Fakat gözardı edilemeyecek bir durum var ki, şuan Taksim gezi parkından başlayıp başta Ankara, İzmir olmak üzere Türkiye'ye yayılan, gitgide kapsamı genişleyen bu direniş şekil değiştiriyorsa bunun sebebi insanların yıllardır yaşadığı sıkışmışlık, köşeye sıkıştırılmışlık hissi, korunaksızlık duygusu, eşitsiz hak ve özgürlük dağılımıdır. Taksim gezi parkı direnişi şuan dayan Türkiye direnişine dönüşmüşse, her gün her yerden isyan yükseliyorsa bunun tek sebebi cumhur devlet anlayışının değiştirilip polis devlet anlayışına kayılması; polisin halkı korumak amacını, birlik ve dirliği sağlamak ilkesini bir köşeye atıp iktidarı korumak ve yüceltmek adına halkına orantısız güç uygulamasıdır.
       Bu durumda 01.06.2013 günü insanlarımız polisin geri çekildiği yerleri  için '' ele geçirdik, bu bölge temiz'' diyorsa bu onların zaten sahibi oldukları toprakların, onların elinden alındığını ve bunun uğruna gerekeni yapmaları gerektiğini düşündükleri anlamına gelir. Şuanda genciyle, yaşlısıyla; sanatçısıyla, zanaatkarıyla; işçisiyle, işsiziyle; müslümanıyla, gayrimüslimiyle; alevisiyle, sünnisiyle, Türküyle, Ermenisiyle, Lazıyla, Kürdüyle her insan Türk bayrakları altında marşlar söyleyerek ve sloganlarını özgürlüğe çevirerek kol kola direnirken, eğer bir ülke başbakanı çıkıp '' Siz kaç kişiyseniz iki katını yollarım.'', ''O ağaçlarda sallandırılmalılar.'' diyebiliyorsa asıl bölücünün, asıl diktatörün, asıl hainin kim olduğu aşikardır. 
      Olayların durulması ve sakinliğin sağlanması için, umuyorum, en kısa zamanda daha insani bir dille ortak nokta aranır ve polisin şiddetli saldırısı artık bir son bulur!...